Kazdağları...

Slider

ingiltere_basbakani_lord_gladstone2_225

İngiltere Başbakanı Lord Gladstone! (2)

1876’nın o günlerinde Türkiye’de ilk defa Anayasal bir düzene geçilmişti ve parlamento çok saygıdeğer bir yapıda oluşmuştu.

Olayı yakından izleyen ve ilk oturumlardan birine giren The Times muhabiri, Meclis-i Mebusan’ın çok uluslu karakterlerinden pek fazla etkilenmiş “O salonda 14 farklı dil konuşan on milletten insan saydık” diye yazmıştı. Yaz geldiğinde Sultan, 21 Müslümanla 5 gayrimüslim’i Meclis-i Ayan’ı oluşturmak üzere atadı.” (1)

Burada dikkatinizi İstanbul’da yapılan “Tersane Konferansına” çekmek isteriz. Uzmanlar genellikle tarihsel gelişmelere bakarak, konferansın başarısız olmasını; “Mithat Paşanın aynı gün Meşrutiyeti ilan etmesine” veya Sultan Abdülhamit’in acemiliğine bağlarlarsa da biz aynı kanıda olmadığımızı, aslında konferansın başarısız olmasının Londra’da olduğu gibi diğer Avrupa başkentlerinde önceden planlandığını ve suçun Osmanlı Yönetimi ve siyasetinde olmadığını belirtmek istiyoruz.

Nitekim Konferansa İngiltere’yi temsilen katılan, farklı siyasi parti mensubu olmalarına rağmen, bizce Gladstone ekolünün en büyük temsilcilerinden biri sayılması gereken Salisbury Markisi’nin İstanbul’daki ve daha sonra, Bakan ve Başbakan olduğu zamanlardaki tutum ve davranışlarını hatırlamak, bu iddiamızı kanıtlamak için yeterli olacaktır.  (Salisbury Markisi önümüzdeki günlerde sizlere tanıtmak istediğimiz, Ermeni Meselesinin yaygınlaşmasında rol almış en önemli devlet adamlarından biridir.)

1877-78 Türk-Rus Savaşı bilindiği gibi Türk toplumuna büyük acılar getiren, maddi ve manevi çok ağır kayıplara uğratan bir savaş olmuştur. Biz sadece Bulgaristan’la ilgili kısa bilgiler vermek istiyoruz. Acaba Gladstone ve dostlarının Avrupa’da fırtınalar estirdiği soykırım iddialarının esası ve sonucu nasıl olmuştu?

Tarihi olayların nasıl saptırıldığının en belirgin örneği sık sık temas ettiğimiz Bulgaristan isyanları ve Gladstone’un Rusya’nın sadece kendi soydaşlarını değil, bütün Avrupa’yı ayağa kaldıran ünlü kampanyasıdır. Olaylar sırasında bütün dünyaya kan içen canavar olarak tanıtılan Türk Halkı’nın başına bakın neler geldi. Zannederiz ki Türk gençleri bu olayları gerçek yönleri ile bilmek ve değerlendirmek mecburiyetindedir.

1876’da isyanlar başlayınca, Bulgarlar, ilk adımda köylerinde yaşayan 1000’den fazla Türk köylülerini öldürdüler. Olayın boyutu hükümet kuvvetleri ve halkı heyecanlandırdı. Osmanlı Ordusu, Sırbistan ve Karadağ’la savaşmakta olduğundan olaylara zabıta kuvvetlerinin yanında halkın teşkil ettiği milisler de müdahale etti. Çok fazla can ve mal kaybına sebep olan asiler parti parti sıkıştırılıp imha edilmeğe başlandı.

İşte bu anda Avrupa “Bulgar Soykırımı, Bulgar Vahşeti” diye ayağa kalktı. Hükümet ve milis kuvvetleri ile çatışırken ölen Bulgar sayısı muhtelif kaynaklara göre 3.000 ila 12.000 arasında iken (2), bu insanlar batı’nın propaganda sistemi içinde (daha sonraki Ermeni olaylarında olduğu gibi), 50.000-100.000-200.000 olarak yansıtıldı. Sonrası Türkler ne olduğunu anlamadan kendilerini savaşın içinde buldu.

Savaş sonunda Osmanlı hudutlarının İstanbul kapılarına kadar, itildiğini bir tarafa bırakıyoruz, ama gerçek soykırımı bu olaylar sonrasında Bulgaristan’da görüyoruz. Bir yabancı bilim adamının bu konudaki görüşleri şöyledir:

“Bulgaristan’da yaşayan Türklerin sayısı yarıdan fazla azaldı. 260.000’den fazla Bulgar Müslüman halkı katledildiler veya salgın hastalıklar ve göç sırasında açlık nedeni ile öldüler. Diğer 515.000’i Bulgaristan’dan sürüldü. Böylece Bulgaristan’daki Müslümanların sayısı %52 azalınca, Bulgarlara da yaşadıkları topraklarda nüfus üstünlüğüne dayanan bir hak iddiası doğmuş oldu.” (3) ve büyük bir Bulgaristan yaratıldı.

Savaş sonunda imzalanan “Yeşil Köy- Ayastefanos” ve daha sonra “Berlin” Anlaşmaları ile Sultan Abdülhamit yönetimindeki Osmanlı Devleti büyük toprak kayıplarına uğradı. Romanya, Sırbistan, Karadağ tam, Bulgaristan yarı bağımsız hale geldi. Bosna-Hersek Avusturya-Macaristan, Kıbrıs İngiltere’nin kontrolüne, Kars, Ardahan, Batum bölgesi de Rusya’ya terk edildi.

Yapılan gizli anlaşmalar sonucu 3 yıl sonra Tunus Fransızlar,4 yıl sonra da Mısır-Sudan İngilizler tarafından işgal edildi. Ayrıca her iki anlaşmaya kasten konulan 16ncı ve 61nci maddelerle Anadolu Hıristiyanlarından Ermenileri kurtarmak için ilk büyük adımlar atıldı.
1880 yılında iktidara gelen Lord Gladston bütün gayretlerini Osmanlı Hıristiyanlarının koruyuculuğuna adamış ve Türk-İslam düşmanlığının liderliğini yapmış bir İngiliz politikacısı olmuştu.

İngilizlerin tarihsel “Rusya karşısında Osmanlı Devleti’ne destek verme Politikası”nın yerine Rusya’nın yanında yer alarak Balkanlar ve Anadolu’daki Hıristiyan azınlıkların ayağa kalkması için büyük destek verme politikası geçecektir. “Ermenilere yardım, insanlığa hizmettir”(4) sözleriyle, Ermenilerin ezildiğini, zulüm gördüğünü iddia edip, Ermeni meselesini hükümetinin bir politikası haline getirmeye çalışmıştır. “Doğuyu ilerletip aydınlığa kavuşturmak isterseniz Ermenilere istiklal veriniz”(5) sözleriyle bu konuda Ermenilerin yanında olduğunu açıkça beyan etmiştir.

Gladstone, Avrupa’da sadece Ermenilere değil daha önce Bulgar davasına da büyük destek vermiş, isyancıların yanında yer almış ve Türklere karşı, Bulgar saflarında yerini almış bir İngiliz politikacısıdır. 1880 yılında iktidara gelince Ermeni meselesini ele aldı. 1878 Berlin Andlaşması’nı imzalayan devletlerle ilişki kurarak, anlaşmanın, Doğu Anadolu Bölgesi’nde yapılacak ıslahatla ilgili 61′inci madesinin uygulatılması için Osmanlı Devleti’ne büyük baskı başlattı ve 13 Haziran 1880 tarihinde bir nota verilmesini sağladı. Ayrıca Gladstone kabinesi, Ermenileri Londra’da çok iyi karşıladı, ümit ve destek verdi, onlara bağımsızlık fikri aşıladı.(6)

İngilizlerin 1880′lerde Ermenileri desteklemesi sadece Hıristiyanlığa hizmet aşkından kaynaklanmıyordu. Bir başka amacı Osmanlı’yı Mısır’ın işgalini kabule zorlamak ve Rusya’nın doğu Akdeniz’e iniş yolunda bir tampon bölge yaratmaktı.(7)

1880′lerde Avrupa’da Bulgar, Ermeni ve Rum sevgi’sinin gelişmesi ve Türk düşmanlığının büyümesinin bir diğer nedeni tamamen ekonomikti. İstanbul’da artık Bab-ı Âli değil büyükelçiler saltanatı mevcuttu. Birbirlerine karşı gibi görünüyor, genellikle birbirlerini kullanarak Sultan ve hükümetine istediklerini yaptırabiliyorlardı.(8) Dış borçlar birikince Büyükelçiler Osmanlı Hükümeti’ne çeşitli tavsiyelerde bulundular. Bu tavsiyelere uyan Hükümet 20 Aralık 1881′de ünlü Muharrem (Ayı) kararnamesi ile bir yerde iflasını ilan etti.(9)

Bu kararname ile, Türk tarihinin en karanlık dönemlerinden biri başlamış oldu. Duyun-u Umumiye idaresi kuruldu, 13 Ocak 1882′den başlamak üzere borçların ödenmesine kadar “Tekellerden ve dolaylı vergilerden sağlanan gelirler, yani tütün ve tuz tekelinden, pul resminden, alkolden, İstanbul balık vergisinden, İstanbul, Edirne, Bursa ve Samsun’da ipekten toplanan öşür gelirleri; başka bir dizi kent’te ipekten alınan öşür; anlaşmalar sonucu gümrük vergilerinde değişiklik yapıldığı taktirde, bu vergi oranlarında artan kısımlar; patent yasasından elde edilen gelirler; Bulgaristan haracındaki artışlar, Kıbrıs Adası’ndan elde edilen gelirlerde meydana gelen artışlar, Doğu Rumeli gelirleri vb…”(10)

“Duyun-u Umumiye İdaresi ülkeden çok büyük paralar toplayarak devlet hazinesine büyük zararlar verdi. 1909-1910 yılında idarenin kasasına, doğrudan yönetimi altında bulunan gelirlerden 4.551.726 lira ve demiryolları kârlılığını güvence altına alan ve 1881 yılından sonra imzalanan dış borçların faizlerinin ödenmesi için aşar ve öteki vergilerden toplanan 2.856.315 lira girmişti. Buna göre bu yıl, idarenin kasasına giren tüm para 7.404.728 lira, bundan hükümete geri verilen para 1.131.682 lira idi; böylelikle ülkeden çıkarılan para 6.093.046 lirayı buluyordu. Aynı yıl (1910) bütçenin gelir bölümü 25.078.962 lira idi. Buna göre söz konusu yıl ,içinde devlet bütçesinin %24,3′ü hükümetin elinden çıkmış bulunuyordu.(11)

Bu kadar kârlı bir dönüşüme geçmeden, Muharrem fermanının ilan edildiği 1881 yılında Avrupa başkentlerinde büyük bir hoşnutsuzluk doğmuş, paniğe kapılan borçların alacaklısı kurumlar ve kişiler Türk düşmanı haline getirilmişlerdi.(12)

İngiltere’yi Türkler aleyhinde bir politika uygulamaya iten diğer bazı önemli faktörler şunlardı. “Berlin Anlaşması’ndan sonra İngiltere açısından Osmanlı İmparatorluğu artık yıkılmaya mahkûm bir imparatorluk görüntüsü vermeye başlamıştı. 1869′da Süveyş Kanalı’nın açılması sonucu, İngiliz politikasının ağırlık merkezi, büyük ölçüde Boğazlardan bu kanal bölgesine kaymıştı.

1875′te Süveyş Kanalı’nın tahvillerini satın alan İngiltere, Kanal üzerinde hâkimiyetini kurma uğrunda kuvvetli bir Türkiye istemez olmuştu. 1880′li yıllarda Türkiye üzerinde nüfuz mücadelesine Almanya’nın da katılması, bilhassa, 20. asrın başlarında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında, petrol varlığının ortaya çıkması sonucu İngiltere, Ortadoğu’da güçsüz ve zayıf bir Türkiye görmek isteyecektir.(13)

1878′de Kıbrıs’ın da İngiltere’nin eline geçmesinden sonra, artık Süveyş Kanalı’nın bütün hisselerine sahip olan İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’nin en az Rusya kadar düşmanı olmuşlardır. İşte Tunus (1881) ve Mısır (1882)’de bu dönemde gasp edilmiştir. 1877-1878 Türk-Rus savaşı sonunda iyice güçsüz kalmış olan Osmanlı Devleti (daha doğrusu Sultan İkinci Abdülhamit) bu iki ülkeyi de, Rus tehdidine rağmen karşıya almamak için hareketsiz kalmayı tercih etmiştir.(14)

1878-1880 arasındaki Türkiye için en kritik dönemin elçisi Sir Henry Layard, Rusya’ya karşı Osmanlı’nın yanında çok yararlı faaliyetlerde bulundu ve sevildi, sayıldı. Layard da aslında Türklere karşı sevgi besliyordu. Padişah da kendisini çok severdi. Hatta Layard’a “baba” diye hitap ederdi. Türklere karşı hiç sempatisi olmayan Gladstone, seçimleri kazanıp Başbakan olduktan sonra, Layard’ın İstanbul’daki görevi, omuzlanamayacak kadar ağırlaşmıştı.

Gladstone Layard’a yazdığı özel bir mektupla “Ermeni katliamı”’nın derhal durdurularak Ermenilerle ilgili reformların bir an önce gerçekleştirilmesi hususunda padişah’a baskı yapmasını istemişti. Layard cevabi mektubunda, Padişahla bu konuda uğraşılamayacağını yazmıştı. Bu hadise, Layard’ın diplomatik hayatını sona erdirdi. Çünkü Layard, bu olaydan sonra derhal İstanbul’dan geri alındı  ve politik yaşamı sona erdirildi. (15)

Gladstone’un bu olaylar sonucu elde ettiği prestij ona ve partisine 1880 seçimlerini kazandırdı. Böylece Gladstone Başbakan olur olmaz yeni bir “Soykırım” iddiasını hiç yoktan ortaya atmış oldu. Bildiğiniz gibi, bu tohum yeşerecek ve günümüze kadar büyüyerek gelecektir. Oysa daha Hınçak, Taşnak gibi Ermeni Örgütleri kurulmamış ve isyanlar henüz başlamamıştır. Ama ne olursa olsun çıkacak olayların Batıda ismi ve değerlendirilmesi hazırdır, “Soykırım”.

Gladstone bu döneminde Osmanlı Toplumuna en büyük darbelerden bir başkasını Mısır ve Sudanı kopararak vurdu.
Gladstone Ermenilere en büyük desteği yaşlılık nedeni ile siyasetten ayrıldığı 1894 yılında verecek, Avrupa’da dağınık halde faaliyet gösteren Ermeni örgütlerini Londra’ya davet ederek onları yeniden organize edecektir. Böylece Ermeniler Avrupa’da kendilerine dev bir sığınak bulmuş olurken, Gladstone son günlerinde yeniden din kardeşlerine yardım ederek büyük sevap kazanma imkânına sahip oluyordu.

Gladstone tıpkı Bulgar Meselesinde olduğu gibi, yeni doğup büyüttüğü Ermeni meselesinde de fanatik bir taraftardır. Onun Ermenileri yüceltmek, onlara olan desteğini açığa vurmak için söylediği sözleri hatırlıyoruz, buna karşılık söyledikleri ve yazdıkları arasında, Türkler ve Türkiye hakkında olumlu bir tek cümle bile bulmak imkânsız gibidir.

İşte bütün bu düşünceler nedeniyle, sistemin ileri gelen şahsiyetlerinden biri olan İngiliz devlet adamı Lord Gladston, Hıristiyan Batı dünyasının karşısında ayakta kalmayı cüret eden Türkler için çok olumsuz beyanlarını esirgemeyecektir. “Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz.” Aynı kişi Kuran-ı Kerim’i işaret ederek “Bu kitap yeryüzünde kaldıkça batak katliamı gibi vahşetlerde dünyadan eksik olmaz”. 1876’da muhalefette iken de şunları söylemişti: “Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bir surette ortadan kaldırılabilir: Kendileri yok olmakla.” (16)

Gladstone: 3Mart1894′te yaşlılık nedeni ile görevinden ayrılarak malikânesine çekildi ve dört yıl sonra kanserden öldü ve Westminster Abbey’e (İngiliz Devlet büyüklerinin gömüldüğü mezarlığa) gömüldü.

M. Galip BAYSAN - 21 Kasım 2012 - İlk Kurşun

Dipnotlar :


(1) Alan Palmer: Osmanlı İmparatorluğu, Son Üçyüz Yıl Bir Çöküşün Tarihi, s.166  (Sabah Yay.-1995)

(2) Justin Mc Carthy and Caroline Mc Carthy: Turks And Armenians, s.39 ( Washington-1989); (3000) Osmanlı Resmi Araştırmalarının Sonucu, 12.000’de Türk düşmanı Daily News gazetesinin bir muhabiri ve bir Bulgar çevirmenle birlikte araştırmalarını yürüten Amerikan konsolosluk görevlisi Schuyler’in tahminidir. (Justin Mc Carthy, Ölüm ve Sürgün, s.66, Death and Exile, Çev. Bilge Umar, İnkilâp Kitabevi, İstanbul –1998).

(3) Turks and armenians, s.39.

(4) Ermeni Komitelerinin A’mal ve Harekatı İhtilaliyesi,S.4 ( Ankara-1983); (Philip Magnus, Gladstone –A Biogrophy, London-1954)

(5) İhsan Ilgar, Bir Asır Boyunca Ermeni Meselesi, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 10, Ekim, 1975, s.68; Vambery’nin Gladstone ile ilgili görüşleri için bknz. M.Kemal Öke, Vambery, s.46.

(6) Fahir Armaoğlu, Siyasi Tarih (1789-1919), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara –1961, s.402.

(7) Jean Pichon, Cihan Harbi’nin Şark’a Ait Kaynaklar, s.138 (Çeviren: H.C. Yalçın, Kanaat Kitabevi, İstanbul-1939).

(8) Bağdat Demiryolu Savaşı, s.23; Sir Henry F.Woods Türkiye Anıları s.226/227 (Milliyet Yayınları –1976).

(9) A.D. Noviçev, Osmanlı İmparatorluğu’nun Yarı Sömürgeleşmesi, s.86 (Ankara –1979).

(10) Aynı Eser, s.87.

(11) Aynı Eser, s.91-92.

(12) Aynı Eser, s.88. Düyun Umumiye İdaresi yönetim Kurulu: İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve Avusturya – Macaristan ve yerel alacaklıların delegeleri ile Osmanlı temsilcisinden oluşuyordu.

(13) Hindistan Yolu, s.83.

(14) Ahmet Rasim, İki Hatırat, Üç Şahsiyet, s.15-23 (İstanbul –1976).

(15) Sir Henry F.Woods, Türkiye Anıları, Osmanlı Bahriyesinde Kırk Yıl, 1869-1909, s.220 (Milliyet, İstanbul-1976).

(16) G.N.Bozkurt, Yunan Politika Oyunu, Türk Kültürü Dergisi, Sayı:39, Ocak 1966, s.213; S.Kocabaş, Hindistan Yolu, s.231.

Slider

Son Yazılar